Mizojini: Dünyanın En Eski Önyargısı
Kadından Nefretin Evrensel Tarihi
“Bizler kadın olarak doğduk… Erkeklerle mücadele için yaratılmadık!”
Herkese selam. Bugün 8 Mart. 2026 yılının 3. ayında 70 kadın öldürüldü. Görünen o ki kutlamalar, tebrikler, süslü cümleler bu rakamların sesini bastırmaya, üzerini kapamaya yetmeyecek. O yüzden bugünü bir kutlamadan ziyade eksilen her sesin yerine haykırma günü. Her gün olduğu gibi. Çünkü bizim her günümüz hayatta kalmanın en büyük direniş olduğu, eksilmemek için birbirimize tutunduğumuz ve varlığımızı bu sağır gürültüye rağmen korumaya çalıştığımız bir mücadele alanı. 8 Mart artık bir takvim yaprağından çok daha fazlası. Kaybettiğimiz her bir kız kardeşimiz için susmuyor, o dindirilemeyen gücümüzle ‘buradayız’ diyoruz. Çünkü biz yaşamak istiyoruz sadece bugün değil, her gün, korkusuzca ve tam anlamıyla.
Gelelim asıl konuya… Bu yazıya bir kitap incelemesi niyetiyle başlamıştım ama fark ettim ki kitap sadece malum gerçeğe bir aracı oldu. Bizim derdimiz, konumuz bambaşka: Mizojini.
İngilizcedeki “misogyny” terimi Yunancadaki kadın (gyne) ve nefret etmek (misein) kelimelerinden türetilen Mizojini kavramı; kadına duyulan soğukluk, antipati, abartılı düşmanlık olarak tanımlanır. İrlandalı Yazar Jack Holland tarafından yazılmış Mizojini kitabı, binlerce yıldır süren nefreti ele aldığı muazzam bir sosyoloji kitabı. Düşünün ki; demokrasi kavramının ortaya çıktığı (yunanca demos (halk) ve kratos (iktidar) kelimelerinden gelir) ve demokrasinin ilk kez uygulandığı yer olarak bilinen Antik Yunan’dan tutun da bugüne uzanan; tarih boyunca tüm öğretilerin, dinlerin ve ideolojilerin en büyük korkuları düşünen, okuyan, boyun eğmeyen kadınlar olmuş.
Filozof Demokritos, “Bir kadın düşünmeyi öğrenmemeli çünkü bu kötü sonuçlar doğurur” uyarısını yapmıştı. Ergenlik çağına erişen genç kızlar hemen evlendiriliyorlardı, hem de çoğunlukla kendilerinden en az iki kat daha yaşlı erkeklerle. Büyük yaş farkı, yaşam deneyimlerinin azlığı ve eğitimlerindeki noksanlıklar, kadınların doğuştan gelen aşağılık duygularını güçlendiriyordu.
Menander, bir komedisindeki kahramanına, evli erkekleri uyarmak için şu sözleri söyletir: “Karısına okuma-yazma öğreten koca, hiç de iyi bir şey yapmış olmaz; sadece bir yılanın zehrine zehir katmış olur.”
Kitapta kadınlara bu nefretin nereden/kimlerden doğduğu, kadınların nasıl bu denli büyük bir tehdit olarak görüldüğü gibi sorulara cevap bulsanız da ki nefretin rasyonel bir temeli yok, sadece bir güç ve korku mekanizmasından ibaret olduğunu net bir şekilde anlayacaksınız; “neden”le kurduğunuz hiçbir soruya cevap bulamayabilirsiniz, çünkü yok.
Tarih boyunca kadın, sadece “farklı” olduğu için değil; erkeğin kendi içindeki zayıflıkları, korkuları ve kontrol edemediği tutkuları yansıttığı bir “ayna” olduğu için hedef tahtasına oturtuldu. İlk günahtan (Havva) tutun da cadı avlarına kadar tüm bu nefret, aslında erkeğin kendi kusurları için bulduğu en kolay kaçış yoluydu. Yani mizojini, kadının bir eksiği değil, nefreti üreten sistemin derin bir özgüvensizliğiydi.
Şeytansı kadın, sen kötüsün
Tıpkı kapkara mercan kayalıkları gibi…
Şeytan kadınlar, antik Yunan mitlerinde yer alan Gorgon, Furies, Charybdis ve Scylla gibi korkunç dişi yaratıklarla temsil edilmişlerdir. Şeytansı Yahudi’den farklı olarak Şeytansı Kadın, günümüze kadar sevilen bir motif olarak kaldı, hatta Marty Robbins’in “Devil Woman” şarkısında olduğu gibi kitle kültüründe kendine yer buldu.
Peki o zamandan bu zamana ne değişti diye sorarsak günümüzde sadece kılık değiştirerek son sürat devam ettiğini de hepimiz çok iyi biliyoruz. Bu "kılık değiştirme" bazen karşımıza sinsi bir mobbing, bazen de İran örneğinde olduğu gibi bir gecede inşa edilen yasal bir hapishane olarak çıkıyor.
Yeni hukuk sistemi, yasallaştırılmış bir kadın düşmanlığı haline geldi. Kadın yargıçlar görevlerinden uzaklaştırıldı ve kadınlara bundan böyle hukuk öğrenimi yasaklandı. Mahkemede bir kadının ifadesi, ancak bir erkek tarafından da onaylanırsa geçerli sayılıyordu. Kız çocukları için evlenme yaşı 18'den 13'e düşürüldü. Humeyni, Amerika Birleşik Devletleri'nin baş düşmanı olduğundan, onun kadın düşmanlığına dayalı siyaseti, Batı'da İslam barbarlığına örnek olarak gösterildi ve Ortadoğu'da Batı etkinliğinin daha güçlü hale getirilmesi için gerekçe yapıldı. Ama aynı Batı, ülkedeki demokratik güçlere karşı Şah'ın diktatörlüğünü pekiştirmesine yardım ettiğini ve bu nedenle de köktendinci tepkinin oluşmasında sorumluluk taşıdığını söylemeyi unutuyordu.
Holland’ın kitapta sıklıkla dediği gibi bir toplumun bir anda “yasal bir kadın düşmanlığına” evrilmesi uzak bir ihtimal değil, tarihsel bir gerçekliktir. İranlı kadınların bir gecede yargıçlık koltuklarından indirilip kendi şahitliklerine muhtaç hale getirilmesi, kız çocuklarının evlilik yaşının düşürülmesi; mizojininin sadece bir duygu değil, sistemli bir yok etme politikası olduğunun en somut kanıtıdır. Bu, nefretin coğrafya tanımadan, uygun siyasi zemini bulduğunda nasıl bir barbarlığa dönüşebileceğini gösteriyor.
Kitabı bitirdiğinizde idrak edebileceğiniz tek gerçek şu ki; kadına duyulan nefretin ne rasyonel bir temeli ne de tek bir kaynağı var. Dinlerden mezheplerden bağımsız sadece güç ve korku mekanizmasından beslenmektedir. Bu nefret, gücü elinde tutmak isteyen her ideolojinin ortak paydası. Kitapla ilgili söylenmesi, yazılması gereken çok şey olsa da hiçbiri yeterli olmayacak. O yüzden bugünün anlam ve önemine ithafen; kazanılmış haklarımızın ne kadar kıymetli olduğunu ve her an savunulması gerektiğini hatırlatması için tüm kadınların okuması gereken bir eser olarak buraya bırakıyorum.
Hemen yukarıda bahsettiğim ‘kazanılmış haklarımızın’ tesadüf olmadığını, çetin bir mücadelenin sonucu olduğunu çok iyi biliyoruz. Bize bu yolu açan “ Dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir.” diyerek kadını gücünü Cumhuriyet’in temeline yerleştiren Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ü saygıyla sevgiyle ve minnetle anıyorum. Onun vizyonuyla kazandığımız her hak var olma mücadelemizin en büyük kalesidir. Bu kaleyi korumak, eksilttikleri her sesin yerine daha gür ses olmak da bizim borcumuzdur. Fatmanur Çelikler, Rojin Kabaişler, İkbal Uzunerler, Ayşenur Haliller, Ceren Özdemirler ve nicesi için.
Sevgiler.
Büşra



Yazınızı üzüntüyle her satırını deyim yerindeyse nefesimi tutarak okudum. Öncelikle şunu belirtmem lazım görüp gözlemleye bildiğim kadarıyla toplum olarak bu konuda işimiz zor ve bu zorluğa rağmen bu yönde bir irade de göremiyorum.
Daha kötüsü kadınların kendisi kadın haklarına karşı mücadele içerisinde olduklarını hayretlerle şahit oldum...Bunların bir kısmı da yüksek tahsil almış durumda.
Realite ve gördüğüm toplumsal karşılaşmalar nedeniyle haklı olarak umutsuzluğa daha yakın olsam da umutlar tamamen bitmemiş; Şöyle ki, başta anne terbiyesinden, sonra ailenin diğer fertlerinden başlayarak düzenli bir eğitimle, gerisini de okullar ve siyasi iradeyle bambaşka topluma dönüşmemiz için hiç bir sebep yok.
Umarım Ulu Önerin Ülkesi bunu başarır...